sansaryan hanı 1971 ve hemşerim ahmet

Posted on 08/25/2010


thko_dyi1

tayfur cinemre

sfk listesi hazırlanırken adı geçen ahmet erdoğan’ın şu bizim hemşerim ahmet olduğunu öğrenmem beni aldı çok uzaklara götürdü. tam 36 yıl öncesinin sıcak haziran günlerine. istanbul emniyet müdürlüğünün o günlerde kullandığı sirkeci’deki tarihi sansaryan hanı’na.

o halde anlatayım 36 yıllık eski hikâyeyi:

1971 baharında, deniz’lerin yakalandığı mart ayından beri aranmakta olduğum için istanbul’da bulunuyordum. nihat erim hükümetinin balyoz harekâtıyla ortalık iyice ısınınca, birlikte olduğumuz cihan alptekin’le birlikte istanbul’u terk etmeye karar verdik.

31 mayıs 1971 günü tekirdağ’da filmlere konu olabilecek maceralı bir yakalanma, firar ve tekrar yakalanma olayından sonra istanbul sansaryan hanı’na getirildik.

31 mayıs, biliyorsunuz nurhak’ta sinan, kadir ve alpaslan’ın öldürüldüğü, istanbul maltepe’de ise hüseyin cevahir’in öldürülüp mahir’in yaralı ele geçirildiği tarih. hepsi aynı gün içinde oluyor. ortalık toz duman yani.

sansaryan hanı’ndaki tam 43 gün süren sorgulama/işkence faslı sırasında önce en üst kattaki tabutlukta, sonra da namı diğer “telefonlu hücre”de tutulduk. hücrenin telefonlu olması, karşılıklı üçerden altı hücrenin ortasında, nuh nebi’den kalma ve de artık çalışmayan antika bir telefon bulunması idi.

biz buraya getirildiğimizde hücreler yükünü almış olduğu için önce ’51 tevkifatının şu meşhur tabutluklarının birinde misafir edildik. tabutluk, 80x150x150 cm ölçülerinde, içinde ne yatabileceğimiz ne de ayakta durabileceğimiz cinsten bir oda. cihan’la ikimiz birbirimize kelepçeli olarak bunlardan birine tıkıldık. içerisi o kadar havasız ki, boğulup kalacağız neredeyse. bağırıp çağırmamıza rağmen nöbetçiler kılını kımıldatmayınca, biz de kelepçenin demiriyle vurarak kapının ince kontrplak kaplamasında açtığımız 5 cm çapındaki bir delikten hava alabiliyoruz ancak. burası adına layık, tam bir tabut… başımı yukarı kaldırdığımda, tavana kurşunkalemle yazılmış, solmuş, belli belirsiz bir yazı gördüm:

“şerefinle girdin, şerefinle çık…
ihtilalci namusuna halel getirme…”

bu yazıyı kim bilir hangi devrimci, hangi ihtilâlci yazmıştı buraya. 1951 tevkifatında buraların dolup taştığını okumuştuk bir yerlerde. herhalde onlardan kalan bir anıydı bu, tabutlukta misafir edilenleri karşılayan.

ilk gün yanımıza gelen tepeden tırnağa silahlı bir özel tim mensubu polis komiserinin, elindeki kurumuş kanları yüzümüze sürerek “bakın bu arkadaşınızın kanı… mahir’in kanı” dediğini hiç unutmuyorum. daha sonra öğrendik ki, ilk gün polisler maltepe’de öldürdükleri kişinin mahir olduğunu zannediyorlarmış. o sırada tutuklu olan ulaş bardakçı’ya “ mahir’i tarif et” dediklerinde, ulaş onları yanıltmak için aslında basbayağı kumral olan mahir’i “esmer, siyah saçlı ve bıyıklı” diye tarif etmiş meğerse. özel tim de bu yanıltıcı tarifin etkisiyle belki de, mahir yerine hüseyin’i katletmiş eve girdiklerinde, mahir zannederek.

telefonlu hücrelerde necmi demir, karısı ilkay demir, irfan uçar, kamil dede ve ziya yılmaz ağırlanmakta idiler o sırada. birkaç gün sonra, bizi tuttukları tabutluğun iki kişi için aslında biraz dar olduğu kanaatine varmış olmalılar ki, lütfedip bizi de telefonlu hücrelere transfer ettiler.

hücrelerdekilerin durumu perişandı. falaka ve elektrikten hiçbirinde takat kalmamıştı. özellikle irfan’ın ve necmi’nin durumu yürek parçalıyordu. ayakları tamamen parçalanmış, etleri sarkıyordu. kangren olma tehlikesiyle karşı karşıyaydılar.

bizleri cihan’la ayrı ayrı sorguya aldılar. cihan’ı sorgulamaları sırasında sürekli olarak, selami çeşme akbank soygununun adı belli olmayan altıncı elemanını soruyorlar ve işkenceyi bu yönde yoğunlaştırıyorlar. cihan da adı hala deşifre olmamış bu kişiyi ele vermemek için direniyor.

bu arada telefonlu hücrelere gelen gidenin haddi hesabı yoktu. sıkıyönetim komutanı faik türün’den, sırf merakını gidermek için gelen polislere kadar bir ton ziyaretçimiz oluyordu her gün.

işte bu gelip giden polislerden bazıları, yemek işini nöbetçilerimizin izniyle “sevabına” yapıveriyordu. elimizdeki para ölçüsünde onlara dışarıdan bir şeyler getirtiyoruz. o sıralar, üçgen alüminyum poşetlerde meyve suları yeni çıkmış. içecek olarak onlardan getiriyorlar. o tarihten sonra bir daha hiçbir zaman o poşetlerden meyve suyu içemedim. bana hep telefonlu hücreyi hatırlattılar. neyse ki bir süre sonra piyasadan kalktılar da, her markete girdiğimde telefonlu hücrenin hayaletiyle karşılaşmaktan kurtuldum.

bize gelen yiyecek paketleri sirkeci’deki herhangi bir bakkaldan alındığı için, genellikle birkaç gün öncesinin gazete kâğıtlarına sarılmış oluyordu. telefonlu hücreye geçtiğimizden birkaç gün sonra gelen meyve sularının sarılı olduğu gazete parçası üzerinde yüreğimizi kavuran bir fotoğraf gördük.

sinan, alpaslan ve kadir, kurşunlarla delik deşik olmuş göğüsleriyle öylece yatıyorlardı toprağın üzerinde. o kocaman yürekleriyle tüm dünyayı kucaklayacaklarmış gibi yatıyorlardı yan yana. yüreğimizin nasıl yandığını bugün bile hatırlıyorum. daha birkaç ay önce akçadağ’ın güvercinlik mağarasında helalleştiğim sinan’ın o dalgalı saçları yağmur altında ıslanmışlardı. mart ayının o soğuk akşamında ona son defa sarılıp veda etmeden önce, o gür sesiyle okuduğu ahmet arif’in şiiri kulaklarımda çınlıyordu sanki.

“vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında…
vakitlerden bir sabah namazında…
yatarım kanlı, upuzun…”

sonraki 43 gün boyunca akşamları hücrelerimizden el ayak çekilince ahmet arif’in bu şiirini defalarca okuduğumu, bunun komşu hücrelerdeki dostlarımızla aramızda nasıl bir iletişim ve moral rüzgârı estirdiğini hatırlıyorum.

fotoğrafın altındaki yazıda ise, nurhak ekibinden kaçanların bazılarının isimleri vardı.

işte bu isimlerden biri bizim ahmet erdoğan’a, yani namı diğer hemşerim ahmet’e aitti.

işkence tezgâhında sürekli olarak kendisine selamiçeşme’nin adı belli olmayan altıncı kişisi sorulan cihan, ahmet’in ismini gazete parçasında görünce sevindi.

“bunlar şimdiye kadar suriye’ye kapağı atmışlardır nasılsa çoktan, hemşerim ahmet’in ismini vereyim gitsin” dedi ve öyle de yaptı.

altıncı kişinin bulunmasından memnun sorgucular birkaç gün baskıyı azalttılar ve başka konulara daldılar.

aradan bir hafta geçti geçmedi, 1. şube müdürü ılgız aykutlu ağzı kulaklarında sırıtarak yanımıza geldi.

“ee, cihan, gözün aydın. senin ahmet yolda buraya geliyor”.

“hangi ahmet?” diye sordu cihan.

“hangi ahmet olacak canım, şu selamiçeşme ekibinin altı numarası”

deyince cihan benim gözüme

“yandı gülüm keten helva” der gibisinden bir bakış attı.

meğerse bizim hemşerim ahmet, sinan’ların vurulmasından sonra köylü kılığına girip kaçarken, bir ihbar üzerine yakalanmış malatya’nın köylüğünde. kendisini derhal askeri uçağa bindirip istanbul’a göndermişler.

derken ertesi gün bizim hemşerim, köylü kılığında arzı endam etti. önce onu da bizi ağırladıkları tabutlukta misafir ettiler birkaç gün, sorgusu yapılana kadar. bu arada biz cihan’la düşünüyoruz nasıl olup da hemşerim’e bir bilgi versek diye. aklımıza, bir not yazıp kendisine iletmek geldi. ama nasıl yapacağız.

şansımızı deneyelim dedik, nasıl olsa battı balık yan gider. o gün bize gelen peynir ekmekten bir kısmını ayırıp, nöbetçi polisin izniyle kendisine götürdüm.

“arkadaşımız açtır, midesine bir şeyler girsin” diye.

tabii ekmeğin içinde cihan’ın küçük bir kâğıda yazdığı not var:

“selamiçeşme akbank soygununa altıncı kişi olarak sen de katıldın. bankanın dışında nöbette duruyordun”. kısa ve özlü.

ertesi gün bizim hemşerim’i tezgâha aldılar. daha sonra kendisinden dinliyoruz. sorguya başlamadan önce laz bir komiser soruyor:

“çekurge pir ziplar iki ziplar ahmet efendi pizi pek pir merakta pırakmişsundur da”

“şimdi te pakayum pana, arabayi pankanun önüne rampaya park ettikten sonra, sen kapinun dişinda sağda duruyordun değil mi?”

hemşerim el cevap:

“evet sağında”,

“peki, arabayi kim kullanırdi?”

“ben tanımam, bunlar istanbul ekibindendiler, cihan’a sorun”.

“peki, pankayi pir tarif et pakayum, nasil pir yerdeydi”

hemşerim gene el cevap:

“rampadaydı”.

hemşerim’in uyanıklığıyla laz komiser’in ağzından kapıp verdiği bu cevaplar saf komiseri tatmin etmiş olmalı ki, zanlıyı gönül rahatlığıyla falaka tezgâhına gönderir.

falakada sorarlar:

“banka nasıl bir yerdeydi tarif et”.

cevap hazır:

“rampadaydı.”

“senin görevin neydi?”

“dışarıda nöbetçiydim”

“nerde duruyordun?”

“kapının dışında sağda”

buraya kadar cevaplar yüzde yüz doğru. hemşerim’in ifadesi hem cihan’ınkine hem de tanıklarınkine tıpa tıp uyuyor. sorgulayıcı polisler rahat bir nefes alıyorlar, bir sigara yakıyorlar.

“oh be, bu iş pek bir kolay oldu, bu herif cihan’a benzemiyor. pek kolay öttü”

bu arada falaka sırasında hemşerim’in köylü şalvarının altından mavi renkli donu görünüyor. polislerin kafasında bir şimşek çakıyor birden:

aynı dondan hem cihan’da hem de bende var. aradaki fark cihan’ınkinin kırmızı, benimkinin ve hemşerim’inkinin ise mavi olması. polisler iyice işkilleniyorlar.

“bu thko’nun tek tip üniformasının bir parçası mıdır nedir ?” diye soruyorlar hemşerim’e.

“ben bilmem bana dağda bunu verdiler, giydim” diyor.

daha sonradan aynı soruyu bana ve cihan’a da sordular.

“nedir bu tek tip don böyle? kırmızı-mavi arasındaki fark nedir” diye.

bu şortların odtü spor kulübü’nün deposundan araklandığını, milletin parası olmadığı için herkese dağıtıldığını söylüyorum inanmıyorlar.

“yemezler, aynı tip don hem nurhak’ın dağında, hem de istanbul’un göbeğinde ortaya çıkacak da sen bunu odtü spor kulübünden diye bize yutturacaksın”

“inanmazsanız odtü’ye sorun”

“bize ne yapacağımızı sen mi öğreteceksin. söyle bakalım kırmızıyla mavi arasındaki fark nedir?”

……

her neyse, hemşerim’in sorgusunda sıra geliyor işin detaylarına:

“bankadan ilk önce kim çıktı”

“tanımıyorum dedim ya istanbul ekibini”

“sen arabada nereye oturdun”

“hatırlamıyorum o heyecanla”

“peki, arabayla giderken neler oldu bir anlat”

“kem küm, işte biz yolda gidiyorduk, falan”

oysaki olaydan sonra bir kovalamaca yaşanmış meğerse otomobille. bizim hemşerim ne bilsin. polisler bu kadar önemli bir olayı hatırlayamadığını görünce pireleniyorlar. tekrar yatırıyorlar hemşerim’i falakaya.

“ulan bu bankayı sen soydun mu?”

“soydum”

“ulan yalan söyleme; var mıydın ekibin içinde”

“vallahi billahi vardım”

“ulan daha sen ne yaptığını bilmiyorsun. doğruyu söyle. biz seni öttürmeyi biliriz”

“doğruyu söylüyorum. daha ne anlatayım”

hemşerim daha fazlasını bilse anlatacak da, vermeyince mabut neylesin mahmut misali, susuyor dut yemiş bülbül gibi. falaka devam ediyor:

“ulan doğruyu söyle bankayı sen soymadın”

“vallahi billahi soydum”

“soymadın”

“soydum”

vur allah vur…

böyle bir sahneye tanık olmak herkese her zaman nasip olmaz diyerek, sorgu odasına bir yığın polis toplanıyor.

“ulan herife bak, kafayı yemiş olmalı bu”

“kendini ipe götüreceğinden haberi yok herhalde bu ifadesinin”

“oğlum bu herifler komünist. ölüme gideceklerini bilseler de satmazlar arkadaşlarını”

“zaten belli; hepsinin altında tek tip don varmış baksana. hepsi de ya mavi ya kırmızı”

“örgüt mü dağıtıyormuş bunları”

“kırmızılar lider kadrosuna, maviler sempatizanlara aitmiş”

“yapma ya!..”

“oğlum bitirmişler adamlar bu işi”

“herifler general üniforması giyecek değiller ya, bunlar da böyle belli ediyorlar rütbelerini.”

uzun lafın kısası, hemşerim’in foyasının ortaya çıkması çok fazla sürmüyor. öğleden sonraki tezgâhtan sonra bakıyorlar ki bunda iş yok, alıp getiriyorlar yanımıza. bu sefer nasıl olsa anlatacak bir şeyi kalmadı diye, tabutluğa değil bizim yanımıza koyuyorlar hemşerimi. o da bize bir solukta anlatıyor olanları.

ben gülmemek için kendimi zor tutuyorum.

bulunduğumuz koşullarda kahkahayı patlatsam,

“herif kafayı üşüttü, dayanamadı garibim sansaryan hanının tezgâhına” diyecekler.

kıs kıs gülüyorum içimden. ama cihan’ı aldı bir kaygı.

“ulan ben şimdi nereden bulacağım bir başka hemşerim daha suçu üzerine yıkacak.”

olaydaki altıncı kişi, hiç deşifre olmamış, adı hiçbir yerde geçmemiş biri. cihan vermek istemiyor adını. kafa patlatıyoruz birlikte. ya bu gece ya da yarın sabaha cihan’ı tekrar çekecekler tezgâha, “altıncı kişi kim” diye.

o sırada inanılmayacak bir şey oluyor. bize ekmek peynir getiren polisin önümüze bıraktığı paketin sarılı olduğu gazete parçasının üzerinde, nurhak ekibinden arananların listesi var. cihan listeyi görünce rahatlıyor. yarınki sorguda adı verilecek biri daha var yakalanmayanların arasında. aradan onbeş günden fazla zaman geçmiş. bugüne kadar bunlar yüzde yüz buharlaşmışlardır diyor kendi kendine.

ertesi gün sorgu ekibinden iki polis, ayakları tamamen parçalanmış cihan’ın koltuklarının altına girip kendisini sorgu mahalline doğru götürürlerken göz kırpıyor bana.

“bu sefer de anlatacak bir hikâye var nasıl olsa” gibisine.

döndüğünde cihan’ın hali kötü. tabanlarından etler sarkıyor. zaten bu sefer ifadede çok uzun kalıyor, belki bir güne yakın.

bütün eski ifadeyi yırtıp yeniden yazıyorlar, boru mu? sorgucu ekibin de canı var canım. yazık değil mi şimdi bu adamlara. onca emek, onca uğraş. o zamanlar şimdiki gibi bilgisayar falan da yok. çat çat remington daktiloda yazılıyor bütün ifadeler, en azından da on kopya. bir hata yaptın mı, dön üstüne çarpı at, yeniden yaz. daha da olmadı tüm sayfayı çıkarıp at, yenisine döşen. on kopya kâğıdını dizmek bile ölüm.

“bunca emek emek yazılan ifadeyi sen şimdi kalk hıyar gibi çöpe at. şimdi de otur yeniden yazmaya koyul bilmem kaç sayfalık ifadeyi. olur mu bu kardeşim? şu komünistlerin yaptığını kimse yapmaz. bir de emeğe saygılıyız derler. hani nerde bunun emeğe saygısı. yazık değil mi şimdi o memurun, amirin, hadi onu da bıraktım koskoca müdürün emeğine, göz nuruna. millet bu adamlara maaş veriyor yaptıkları iş için. bu heriflerde emeğe karşı saygı maygı yok arkadaş.” deyip, cihan’dan alıyorlar bütün hırslarını.

cihan geldiğinde hali kötü ama gözlerinde bir ışıltı var.

“ne yaptın, kimin adını verdin şimdi” diyorum.

biraz soluklandıktan sonra “osman bahadır’ın” diyor “bizim bahadır osman’ın”. “sinan’ların vurulmasının üstünden iki haftadan çok zaman geçmiş. şimdiye kadar yakalanmadığına göre yüzde yüz arazi olmuştur” diyor.

birkaç gün daha geçiyor diğer konulardaki sorgularla ilgili. bu arada hemşerim ahmet’in bizimle ilişkisi olmadığı anlaşıldığından kendisini bu sefer gazanfer bilge otobüsüne bindirip mevcutlu olarak ankara’ya, denizlerin davasına gönderiyorlar.

“bu sefer uçakla gitmeyecek miyiz?” diye soruyor hemşerim.

“çüş lan, zaten bi boka yaramadı seni buralara kadar getirdiğimiz. bir de devlet sana hususi uçak mı tahsis etseydi” diyor ılgız aykutlu en babacan tavrını takınarak.

“olsaydı da fena olmazdı hani. sayenizde uçağa da binmiş oldum böylece” diyor hemşerim ahmet.

ve kucaklaşarak vedalaşıyoruz.

hemşerim ahmet’i bir sonraki görüşüm, cihan, mahir, ulaş, ömer ve ziya’yı maltepe’den uçurduktan sonra gönderildiğim mamak 1. numaralı cezaevinde deniz’lerle birlikte havalandırmaya çıktıkları iç avluda oluyor.

durun daha hikâye bitmedi…

aradan birkaç gün geçtikten sonra bir sabah sıkıyönetim’den bir takım apoletliler, emniyet müdürü ve de daha bir yığın kişi arzı endam ettiler telefonlu hücremizde.

“hücremiz” diyorum, çünkü bayağı bayağı benimsemeye başlamıştık bu mekânı. her sabah hemşire geliyor sağ olsun, devlet kasasından pansumanlarını yapıyor parçalanmış ayakların, kopan tırnakların, etlerin.

nöbetçi polislerle de samimiyeti ilerlettik. hepsi genç çocuklar. garip bir saygı duyuyorlar bize karşı. aralarında fısıldaşıyorlar bazen “helal olsun çocuklara” falan diye.

bir de şu sorgulama faslı olmasa. sorgucular zaten ayrı bir ekip. onlarla yüz göz olmuyoruz. ancak tezgâh başında karşılaşıyoruz nemrut yüzleriyle.

her neyse, hücremizi dolduran kalabalıktan birileri, “eh artık işin sonuna geldin cihan. hiç yakalanmayacağını sanıyordun değil mi bahadır osman’ın. bak işte o da seni çok özlemiş. getiriyoruz uçakla yarın” demesin mi?

sanki ikimizin de başına kaynar sular dökülmüş gibi oldu.

ertesi gün osman bahadır getirildi. ancak bu sefer uçakla değil, erzincan’dan istanbul’a otobüsle mevcutlu olarak. tabii devlet her zaman uçak tahsis edecek değil ya anarşistine. hem bir de hemşerim de olduğu gibi fos çıkarsa ne olacak?

osman yanımızdaki tabutluğa yerleştirildi. ancak bu sefer polisler uyandı ya, birbirimizin yüzünü bile göstermiyorlar bize.

bu sefer tezgâha alınma sırası osman’daydı. ancak bu sefer roller değişmişti. altıncı kişiyi bulamamaktan iyice sinirleri gerilmiş sorgu ekibi osman’ın üzerine yüklendikçe yüklendi, cihan’ın ifadesini kabul etmesi için. aradan geçen kırk küsur güne rağmen bir türlü ifadelerin birbirini tutmaması adamları çıldırttı. bir yandan da sıkıyönetim’in baskısı var zavallı işkencecilerin üzerinde. ne yapıyorsunuz bunca gündür? bir türlü ifadesini alamadınız şu heriflerin diye. ne yapsan yaranamıyorsun zaten kardeşim. onca falaka, onca elektrik ver her allahın günü şu anarşistlere. gene de yaranama kimseye. kolay mı kardeşim bu kadar adamla uğraşmak.

bir gün koridorda yanımdan geçerken tabanlarına basamayan osman’a bir polisin şunları söylediğini duydum:

“bak ne güzel petrol çıkacaktın oğlum. (osman, itü petrol mühendisliğinde okuyordu). yazık şu haline. bas imzayı gitsin be, ne olacak savcılıkta reddedersin.”

(sonraları maltepe cezaevinde yatarken osman’a hep takılırdık “oğlum ne güzel petrol çıkaracaktın anarşist olmasaydın” diye.)

ama osman’da keçi gibi inat ve de mangal gibi yürek var. nuh diyor peygamber demiyor. kabul etmiyor banka soygununa katıldığını.

velhasılıkelam, tam kırk üç gün sonra hepimizi toparlayıp gönderdiler selimiye’deki sıkıyönetim savcılığına. bizi toparladılar ama ifadeler hala toparlanamadı. altıncı kişi hala soru işareti.

selimiye’nin o güzelim boğaz manzarasına karşı bir koğuşa yerleştirildik hepimiz. önümüzden püfür püfür yelkenliler, üzerinde kocaman orak çekiç armalı sovyet şilepleri geçiyor. sansaryan hanının telefonlu hücresinden sonra burası beş yıldızlı otellere taş çıkartır. arkadaşlardan biri dünyanın bu en güzel manzarasına bakarak narayı patlatıyor arada sırada:

“ah ulan istanbul ah, komadın ki seni yaşayak doyasıya…”

şimdi sıra savcılık ifadelerinde…

osman ve cihan’ın ayakları hala iyileşmemiş. osman’ın 46 numara ayaklarına bakarak dalga geçiyoruz kendisiyle:

“oğlum bu ayaklar eskiden de mi böyleydi, yoksa sansaryan hanı mı büyüttü onları” diye.

burada, bu deniz manzaralı koğuşumuzda, ifadelerimizi paylaşıyoruz birbirimizle.

cihan osman’a; “bak bahadır dostum, hala deşifre olmamış birini bu saatten sonra yakmak istemiyorum. onun için altıncı kişi olarak senin adını vermek zorunda kaldım. nasıl olsa dağ ekibinden yeterince gün yiyeceksin. bu da üstüne kreması olur en fazla. sen bunu kabul etmezsen hepimizi tekrar toparlayıp sansaryan hanı’na geri gönderecekleri kesin” diyor.

ve ne oluyor biliyor musunuz arkadaşlar. o polisin falakasına, elektriğine haftalarca dayanan ve kabul ettirmeye çalıştıkları ifadeyi kesinlikle imzalamayı reddeden osman, tam bir bahadır gibi, tam bir şövalye gibi, altıncı kişi olduğunu kabul ediyor savcılık ifadesinde.

osman’ı dinleyen askeri savcı şoke oluyor bu durum karşısında. “emin misin osman, bu ifadenin seni nereye götüreceğini biliyor musun?” diyor.

hani derler ya “karakolda doğru söyler mahkemede yalan” diye. şarkısı bile var hatta.

osman’ın yaptığı ise bunun tam tersi. adam karakolda onca işkenceye rağmen kabul etmediği ifadenin altına savcılıkta basıyor imzayı. inandığı dava ve dava arkadaşları uğruna yalnızca…
anayasayı tebdil, tağyir ve ilgadan yani 146. maddeden yargılandığımızda, direkt eyleme karışmanın cezası idam. yardımcı olmanın ise 5–15 yıl arası. osman’ın verdiği bu ifade ölümle yaşam arasındaki sınırı çiziyor bir anlamda. ülkede öyle bir hava esiyor ki o günlerde, kimin ne zaman ipe gönderileceği belli değil. bu sayı onlarca da olabilir. tamamen siyasi konjonktüre bağlı.

osman daha sonra, yeniden işkenceye götürülme riski ortadan kalktıktan sonra, mahkemede bu ifadesini reddetti. ancak ortada hiçbir tanık, delil, vb olmamasına rağmen bu geçersiz sayıldı ve savcılık ifadesi karara esas kabul edildi.

osman’a bu imzanın faturası daha sonra müebbet hapis cezasına patlıyor. ilk kararı veren askeri yargıç remzi şirin, o günlerde rastlanmayacak kadar demokrat biri. gerçek bir kanun adamı dürüstlüğüyle, sıkıyönetim komutanı faik türün’ün özel baskısına rağmen, “bu çocukların amacı anayasayı tebdil, tağyir ve ilga değildir. ellerindeki imkânlarla yaptıkları üç beş eylem, bu suçun işlenmesi için yeterli olmaktan çok uzaktır” diyerek, önce hepimize 146’nın dışındaki maddelerden ceza veriyor. bu kıyakla osman’a verilen ceza da 82 yıl ağır hapis oluyor (ne kıyak ama !).

bilmiyorum ama remzi baba’nın (ona artık böyle diyorduk, çünkü ali elverdi’lerin, baki tuğ’ların doldurduğu sıkıyönetim mahkemelerinde onun gibi hür düşünebilen, düşündüğünü de kararlarına geçiren hâkim veya savcı bulmak o kadar zordu ki) bu kararı vermesinde, acaba ona anlattığım, “bizlerin odtü sfk olarak kucaklar dolusu 1961 anayasası bastırıp köylere (benim bildiğim yozgat’ın ve nallıhan’ın köylerine) dağıttığımızı ve köylülere: “alın işte bu sizin anayasanız. sahip olduğunuz haklar burada yazıyor. onlara sahip çıkın” dediğimizi anlatmamın etkisi olmuş mudur?

her neyse, daha sonra, davamız sıkıyönetim’in kendisi tarafından temyiz ediliyor. dikkatinizi çekerim, sıkıyönetim, kararı da kendi veriyor, temyize de kendi gidiyor, bunda bir gariplik yok mu? ama o günlerin türkiye’sinde bu tür gariplikler hafif kalıyor.

ve yargıtay davayı esastan bozup, kararın 146′dan verilmesini istiyor. tabii dava mahkemeye döndüğünde bizim “remzi baba” çoktan emekli edilmiş. yerine gelen hâkim de basıyor hepimize 146′dan cezayı.

ve bizim osman bahadır müebbete, namı diğer muhabbete mahkûm ediliyor.

osman, çeşitli cezaevlerinde yattıktan ve çeşitli aflardan yararlandıktan sonra, tam sekiz yıl sonra dışarıya çıkıyor. ve şair söylüyor:

“hapiste on yıl, onbeş yıl, daha da fazlası hatta
geçirilir, geçirilmez değil…
yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir”

işte böyle arkadaşlar. ahmet erdoğan’ın adı beni aldı ta nerelere götürdü bu sıcak yaz gününde. tam 36 sene öncesinin haziran sıcağına taşıdı beni hemşerim ahmet.

kulakları çınlasın.

eğer içinizden biri koordinatlarını biliyorsa kendisini görmek isterim.

sevgiler, selamlar

kaynak: 68′liler dayanışma derneği

About these ads
Posted in: tayfur cinemre